13 Aralık 2011 Salı

acıtır iyiliğini ellerim

      Benim ellerimdi gördüklerin. Çaresizce güneşe uzanan bulutlardı... Ah rüzgar esse, alsa umutsuz hatıralarımı. Ah dinse bu saçma sızı, sonu gelse sözlerin. Sussan da kirlenmese sevdalarım, sussan da tükenmese ışığım. İttiğin çukurlar hep karanlık. Oysa güneşe uzanırdı seninle ellerim. Bulutlara dolanırdı. Ben şimdi düşüncelerine dalan bir kalp ağrısı gibiyim. Hiç cevabı olmayan "Ya sonra?"larım ben, hiç anlamak istemediğin. Ben şimdi tüm çıplaklığımla yüzündeki utancı alıp gidenim. İttiğin kuyularda çamurlarla giyindim. Kapat gözlerini ne olur. Bedenimde asılı duran bu şey senin çaresizliğin. Görme böyle fedakar halimi. Bir gün nasılsa yıkar onu ümitsizliğim. Akar gider. Sen kapat gözlerini. Benim ellerim uzanır nasılsa güneşe. Bulutlara dolanır. Nasılsa sarmalanır bedenim bembeyaz bir titizlikle... Sen şimdi kapat gözlerini... Acımasın iyiliklerin kalbinde...


...yolun...sonu...

       En çok hakettiği neyse onu yaşıyor insan. Hakettim bende unutulup gitmeyi. Varlığını kabullenmek unutulmak demekti aslında. Adının arkasında saklanmaktı herkezden. Oysa hiçbir zaman bir isim olmadım ben senin için. Sen en çok isimsizliğime inandın. Böyle bitmemeliydi sevgili, sen en çok bunu düşlerken yanıldın. Şimdi ben bir ağaçta düşen sarı bir yaprak gibiyim. Ne kadar ezersen ez beni, varlığım ancak ses olur hayatına. Şimdi gökyüzünden düşen bir yağmur damlası gibi incedir çaresiz bedenim. Sen kaçmaya çalışırken dudağının kenarına iliştim. Şimdi varlığım sabah olunca simidinin yanında içtiğin sıcak çayın buharı, sen bilmesen de dokunacağım yüzüne. Şimdi benim varlığım aslında hiç olmamışlığımın aynası. Ne zaman geçsen karşısına göreceğin senin aynısı varlığım...     
       Sen şimdi suskun ve tutarlı. Yitirdiklerini bilen ama yüzüne vurmasınlar diye hep kaçan çocuk. Her yolun bir sonu vardır ya hani. Öyle öğretilmemiş miydi? Yolun açık olsun sevgili. Sonsuzluğa kadar hiç durmadan kaçabilmendir dileğim. Şimdi sen hızla dönüp koşarken ben izliyorum ya gidişini. Her adımda biraz daha küçülür bedenin ve her adımda biraz daha uzaklaşır bedenimden. Sen şimdi bütün yollar nasılsa hep aynı yöne çıkar sanıyorsun ya. Arkana bakma sakın sevgili. Sen devam et sonsuzluğuna. Çünkü ben artık tanıdığını sandığın kişi değilim. Yolun sonunda yine beni bulmayı düşlerken, attığın her adımda benden ne kadar uzaklaşıyorsun kim bilir? Daha ne kadar gidebilirsin ki?

        Geri dönme sevgili çünkü ben hep burada olacağım. Bıraktığın yerde varlığım kucağımda bekliyor olacağım. Beni ne kadar üzsen de, ne kadar kırılmış olsa da kalbim bir adım bile gidemem varlığından öteye. Sadece izleyebilirim sevgili, yaklaştığını sandığın her adımında benden ne denli uzaklaştığını. Biliyorum sen düşlediğin o yolda bir gün elbet sonsuzluğa dokunacaksın. Biliyorum sen sonsuzluğu bende ararken asıl bensizliğinde bulacaksın. Çünkü güzel bir gülümseyişe aldanmak kadar kolay değildir benimle olmak. Biliyorum unutmak istesen bile bir gün unutamayacaksın beni. Çünkü ben kimin hayatına girsem orada hep kalırım biliyorum. Ben kime dokunsam, kimin kokusunu duysam ben onun adının arkasına saklanırım. Herkes bir isim bulur bana. Kimi zaman bir yağmur damlası, kimi sana sarı ve kuru bir yaprak parçası, ama en çok bekleyen olurum ben. Çünkü gidemem kimseden sevgili. Kaçmayı düşlediğim bir sevgiyi zaten hiç yaşayamam ki. Sen sevgili, kendi hatalarından kaçtığın o yolda bile hep beni görmeyi bekledin. Oysa ben hatalarla gelmedim ki sana. Ben hala o hatanın hiç yapılmadığı yerde bekliyorum gerçeği. Her adımda biraz daha çaresizleşiyor kaçışın. Her adımda bir nefes daha uzaklaşıyor varlığın. Biliyorum her adımda artacak beklentilerin. Sonsuzluk hediyem olsun sana sevgili. Ben gerçeğin kavurucu bu sıcağında gözümü bile kırpmadan izlerken gidişini, sen sonsuz bir ısrarla kaçabilirsin herşeyden şimdi....

17 Kasım 2011 Perşembe

***bu kadar basittir yalanı kondurmak***

Herkes her şeyi kondurabilir birine... Herkes mutlu olabilir mesela, ya da herkes üzgün... Herkes yalnız olabilir ve kalabalıktır aslında... Ama biz en çok yalanı kondururuz birilerine. Yalan en kötüsüdür. En beteridir yalan. Birileri bize kötülükler yapar... Büyürüz yavaş yavaş... Ama biliriz ki en çok yalanlar büyütür bizi... Keşke annemizin ninnileri gibi basit kalabilse yaşam, ama değil... Hayat biz büyüdükçe çoğalan bir yalan... Dünya bir gökyüzü aslında ve içinde istediği yöne gidebilecek birer uçurtmayız hepimiz. Öyle ki kimi zaman bir rüzgarla yönümüzü değiştirebilir veya yorulduğumuzda bizi yönlendirmesi için iplerimizi başkalarına teslim edebiliriz. Öyle ki birilerinin yardımı olduğunda en sert rüzgara doğru bile süzülebiliriz. Uçabilmek için tutunacak birkaç dalımız olsun yeter aslında... Ama bazen anlarız ki çürüktür tutunduğumuz dal... Kırılmak üzeredir. Düşeriz... Sihirli dokunuşlar bizi tamir eder ve yine gökyüzü... Ben ne zaman düşsem aşka sarıldım. Çünkü en çok aşk iyileştirdi yaralarımı... Gökyüzüne duyduğum aşk... Her zaman benim olan ve her zaman karşı çıktığım şeye aşık oldum en çok... Çünkü onu her haliyle tanır benimserdim. Rüzgarlı olduğunda sıkı sıkı sarılır iplere ve direnirdim, durgun olduğunda ise okşardım tatlı serinliğini. Ne olursa olsun onunla olmak isterdim... Yaşamak havada dalgalanmak demekti... Yaşamak özgürce uçmak ve rüzgara kapılıp akışına bırakmaktı zamanı... Yağmurlarıyla ıslanırdı bedenim ve kar yağdığında ancak pencereden izlerdim... Uçurtma gibiydim kendi gökyüzümde salınan... Hayat basitti ama çok fazla yalan vardı. Emanet olan iplerimi en sert rüzgarların ortasında bırakıverdi ellerin... Savruldum... Tutunabilecek bir dal ararken kaç kez parçalandı bedenim... Dik durabilmek adına tüm inancımı kaybettim. Kendimi teslim ettim rüzgara ve düştüm sonunda... Ne kadar dayanabilirdim? Ne kadar savurabilirdi ki bu rüzgar beni... Kırıldım parçalandım... Ellerini kaybettim biliyorum rüzgarlarda beni koruyan güçlü ellerini... Şimdi daha iyi anlıyorum... Ben hiç konduramadım ihaneti sana... Ben hiç inanmadım beni bu kadar savunmasız bırakacağına... Çünkü öyle sorgusuz güvendim ki sana... Öyle büyük bir inançla sevdim ki seni... Sadece var olduğunu bilmek yeterdi. Var olduğun sürece hatırlardın beni ve bilirdin beni koruman gerektiğini... Uzaktan da olsa bakardın sadece gökyüzünde tek başıma uçmamı izlerdin... Ben kendimi özgür sanırken ipler hep sendeydi aslında... Ara sıra senin yanına gelirdim, ne zaman yanına gelsem bırakırdın iplerimi... Çünkü istemezdin görmemi... Hayat böyle sürüp giderdi seninle... Her yanına geldiğimde biraz daha süslerdin beni... Herkes arkamda salınan kuyruğuma bayılırdı. Oysa ben bilirdim ki gerçek değildi o kuyruk... O kuyrukta salınan renkler dünya üzerine yayılan yalanlardı. İnsanlar oldukları gibi kalamazdı ve süslerdi kendilerini yalanlarla... Buna alışmıştık hepimiz. Öyle çok alışmıştık ki bize aitmiş gibi sahiplendik yalanları... Hayatta yol almak için onlara ihtiyaç duyduk. Çünkü düzen böyleydi. Şimdi bunca yalana boğduğun için beni seni nasıl suçlayabilirim ki... Sen yapman gerekeni yaptın. İplerimi bırakmadan önce yalanlar giydirdin üzerime. Beni bana ait olmayan her şeye boğduğun için öyle çok muhtaçtım ki sana... Senden sonra, özgürlüğü tattığımda anladım... Ben yaşayamadım yalanlarla. Ben yapamadım. Çünkü bana giydirdiğin o süslü kuyruğum ilk rüzgarda beni savurdu oradan oraya... O kuyruk yüzünden yıllarca asılı kaldım bir ağaca... Kar yağdığında üşüdüm... Ben yapamadım yalanlarla... Yaşayamadım... Ama kurtuldum ondan... Artık uçamıyorum... Özgürlüğümü kaybetmekten korkarken aslında hiç özgür olamadığımı anladım şimdi. Şimdi uzandığım bu toprak parçası bedenimi sararken ve korurken beni yalanlardan ellerin... Biliyorum ki sonsuzdur mevcudiyetim... Şimdi beni kimse sevmezken üstelik öyle mutluyum ki... Biliyorum iplerim kopuk ve biliyorum yalanlarla süslenmedi bedenim. Olduğum gibiyim ve olmam gereken yerdeyim sonunda. Toprağımda uzandım ve seyderiyorum yalanlarla süzülenleri... Artık korkmuyorum savrulmaktan. Artık incitemez rüzgar beni... Attım üzerime giydirdiğiniz o yalan giysileri... Çırılçıplak uzandım toprağa... Özgürüm artık, özgürüm çünkü öyle çok uçurtma var ki gökyüzünde, süslenmiş... Göremezsiniz bile beni... (M.E.)

10 Kasım 2011 Perşembe

ışıl ışıldı gözlerin

Tüm duygular tükenmeye mahkumdu hani... Öyle öğretilmemiş miydi? Peki o zaman neden tükenmiyor iyiliklerin? Gölgen gibi peşinde dolanan umutsuzluk niye... Kim mecbur edebilir ki seni herhangi bir şeye? Unutasın var biliyorum... Hayatta doğru olarak adlandırılan her şeyi unutasın var... Unutmalısın da zaten eski sevgili... Çünkü dengeleri bozdu bir kere gülüşün... İlk gördüğümde anlamıştım... Güneş ışınlarının sıcaklığı karışmış gülümsemene, bu hayata çok gelen bir yaşama isteği karışmış. Oda tıpkı senin gibi, zamansız ve kuralsız...

Biliyorum unutasın var yaşanmış olan her bir şeyi... Her şeyi öylece bırakıp kaçıp gidesin var... Kendi sorumluluğunu bile başkasına yükleyesin var biliyorum... Çünkü acı çekmek yorucudur... Sevmek yorucudur eski sevgili... Bağlanmak ve korkmadan sahiplenebilmek bir bedeni... Koruyabilmek kendin gibi çok zordur...

Bu yüzden kaçmalısın belki de... Çünkü kim ne derse desin değişmeyeceksin biliyorum... Aldığın veya alacağın bir kararın seni değiştirebileceğine mi inandın?

Bir tane de benden ekle kendine... Ben gördüm çünkü o gülümsemeyi... Işıl ışıldı... Hayat dolu... Kimse söylememiştir belki bunu sana... Her kim olursa olsun karşındaki, gülümse sadece... O kadar içten ki gülümseyişin ısıtacaktır içini... Şimdi hayal kurma zamanı değil... Şimdi gerçekçi olma zamanıdır... Sadece bir kez düşün... Bugüne kadar tüm yaşadıklarını düşün... Hepsi bir şekilde istediğin içindi... Biz sadece mecbur tutulduğumuza inanmak isteriz... Bir suç varsa ortada başkasına yüklemek kolaydır... Oysa ben anlıyorum seni... Zordur gerçekleri görüp kabullenmek... Şimdi sen tüm coşkularını benimle tüketiyorsun... Oysa istediğinin bu olmadığını biliyorum ben...

Şimdi bana diyorsun ya hani unut olan biten her şeyi... Unutmak öğretilmedi bana sevgili... Hep hatırlamak zorundayım neden nefes aldığımı ve hep hatırlamak zorundayım neden yaşadığımı... Çok şey gelip geçti gözlerimden.. Çoğu zaman hayatı biraz daha basitleştirebilmek için çabaladım... Olmadı... Herkesin yaşaması gereken bir hayat olduğuna inanıyorum artık... Aldığımız kararlar onu yönlendirecektir şüphesiz ama asla değiştirmeyecek biliyorum... Şimdi sorumsuz olmak istiyorsun, şimdi hiçbir yük altına girmeden sadece yaşamak... İnanmıyorum sana eski sevgili... Ne kadar inkar edersen et saklayamazsın kendini... (E.E)

Siren Sesi...

Eskiden her 10 Kasım'da aynı saatte bir siren sesi duyulurdu her yerde... Çığlık gibi kulaklarımızdan geçip yüreğimizin içinde çınlardı... Ayağa kalkardık dimdik... Onun aşkıyla büyütüldük hepimiz... Bizim için yaptıklarıyla gururlandık... Neden öldü diye sorgularken ilk kez onun ardından ağladık... Öyle büyüktü ki o sevgi; hiç kimse o olmaya cesaret edemedi şimdiye dek... O zamanlar küçüktük ya hani ona kızardık neden gitti diye... Şimdi büyüdük ya kızamıyorum ona neden gitti diye... Kendime kızgınlığım onun gibi olmayı başaramadım diye... Yıllar geçiyor... Siren sesi kayboldu... Gözyaşları hala akıyor... Asla geri dönmeyecek bir kahramana ağlıyoruz...

hazır mısın?

  Ben isterdim ki güçlü, en güçlü halimle görmeliydin beni. Yanıma gelmeliydin... Tek başıma geçirdiğim o gecelerde, benimle izle isterdim o muhteşem manzarayı... Bende kal isterdim... Benimle ol ve benim yüreğime sığın... O zamanlar gelseydin bene kendini bu kadar çaresiz hissetmezdin eminim... Şarabımızı açar balkona çıkardık... Seninle seyrederdik bütün gece izmiti... Seninle ağlardık... Biz birlikte, o zamanlar yanımda olsan çok gülerdik seninle... Seninle ısıtırdım içimi, doğacak güneşi beklemek yerine... Her köşesini izlediğim izmite değil de sana verirdim tutkun sevdalı kalbimi... Artık kalmadı bunların hiçbiri... Ne bölünmemiş bir manzaran var artık ne de tutku dolu bir yüreğim... Artık kalmadım hiç kimse için... Sana verebileceğim tek şey yarım yamalar bir deniz ve öksüz kalmış bedenim... Ben isterdim ki bana ben bitmeden önce gelebilseydin... Ben isterdim ki yetişebilseydin kalbime... Ama artık izmiti izlemek için çok aydınlık geceler ve tutkulu sevda dolu kalbime ulaşabilmek için çok geç... Ama olsun sen gel yine de... Çünkü öğrendiğim şeyleri sen de öğren isterim... Anladım ki görebildiğin kadar değil hayal edebildiğin kadar büyükmüş her şehir ve anladım ki üzdüğü kadar değil sevip de dağıttığı kadar büyüktür bir kalp... 

                                     Sevip de dağıttığım kalbimin üzmediği insan o kadar çok ki... 
                                     Benimle yaşamaya ve benimle düşlemeye hazır mısın bu kenti?

bir kez olsun yalan söyle

Bir gülümseme miydi , yoksa ilgili bir iki sözcük müydü beni sana çeken? Bilmiyorum. Onca yokluğun içinde bir varlık hissettim. Senin hiç olmayan varlığınmış. Çocukluğumdan kalma. Hayatım boyunca hep benimle baş edebilecek insanları seçtim kendime. Benim zorbalıklarıma göğüs gerecek kadar güçlü olanları. Sen öyle miydin gerçekten? Seni o sanmıştım. Çocukluğumdan bu yana süre gelen o duygu eksikliğinin içinde varlığını hissetmiştim. Bu varlık hayatın bizi buluşturduğu yerde ayaktaydı. Güçlü ve dik. Çoktan razıydım kabullenmeye yokluk içindeki varlığını... Başından anlayamazdım. Bu gece kendime bir kez daha yeni bir sayfa açacağım. Sen hiçbir şey anlamadın henüz nasılsa diye yapacağım bunu. Daha beni tanıyamadın diye. Tek bir şeyi anlaman için açacağım.

İyileşmeye başlayan yaramı kendi tırnaklarınla kazıyıp tekrar kanattığın için nefret ediyorum senden.

Benden kendine platonik bir aşık yarattığın için hiç affetmeyeceğim seni.

Tüm bu nefretin içinde kalbime söz dinletemeyeceğimi biliyorum. Kalbim inatla sana hasret. Kalbim inatla yanında olmak istiyor her an. Tek bir öpüşün bana kattığı mutluluklardan küçük bir parça daha çalmak istiyor kalbim.

Artık kocaman bir hayat var önümüzde. Birlikteyiz sen ben ve diğer tüm hasretler. Birlikte devam edeceğiz ama
her birimiz kendi yaşamı için yaşıyor olacak en çok. Senden uzak durabilmeyi dilerdim. Çünkü dindiremeyeceğimi bildiğim kör bir inatla seviyorum seni ve her gün biraz daha çok alışıyorum gözlerine.

Korkum senden değil kendimden. Korkum çocuk kalıp büyümemek için direnen kalbimden.

Korkum benden daha büyük olan bir sevdadan.

İmkansızım olma ne olur. Ne olur bana beni seviyormuş ve hep sevecekmiş gibi davran. Kalbimdeki umutsuz sevgiyi kurutmanın tek yolu bu.

Elimi tut, gözlerime bak ve bir kez olsun yalan söyle ne olur...

24 Ekim 2011 Pazartesi

Saklı Bombanın Fitilini Çek


Yürüyorum... Tarfi olmayan, anlamsız ve kimsesiz yollara... Ayagımda prangalar... Yüregimde saklı bomba yürüyorum... Fitili çekmek ve uçmak gökyüzüne benim elimde... Geri dönmek ve kurtulmak prangalardan... Hepsi benim elimde biliyorum... Önümde uzun bir yol, yürüyorum... Temiz olduguna inandıgım dünyaya dogru yürüyorum... Ayak bileklerimi acıtıyor prangalar, umursamıyorum... Eminim çünkü... Orada ileride bir ışık gördüm ben, inandım o ışıgın varlıgına... Yanına gitmek zorundayım... Bunu ilk gördügüm an anladım... Oraya varmak ve tadına bakmak o ışıktaki huzurun... Sonsuzluk gibi... O ışık saf, temiz, masum ve özeldi gören insanlar için... Benimle birlikte ışıgın varlıgını gören herkes buna inanırdı... 
Hayat bu kadar zor degildi... 
Ve ben ona ulaşabilir, ona dokunabilirdim...

Yalan Dünyalarda Atar Kalbim


Yalan söyledim... Üstelik bir kez bile düşünmeden...  Yalanın pembeleriyle dolu bir dünya kurdum kendime... Adını Eylül Rüyası koydum... Seçme şansı verilseydi yaşamında neyi seçer ve neyi degistirirdin diye sorulsaydı bana... Cevabım Eylül Rüyası olurdu şüphesiz. Uzun zaman yazamadım, kelimeler hep eksikti sanki... Birşeyler yazacagım ama elim varmıyor gibi... Sebebini bilmiyorum ama içimi acıtıyor. Yapabilecegim hiç birşey kalmamış sanki... En büyük hayalimi gerçekleştirme yolunda emin adımlarla ilerledigimi sanıyorum... Gören olmuyor ki... Hayallerimi yüzdürdügüm pembe denizin rengi bile solmuş...Ne başımı kaldırdıgımda görebilecegim masmavi bir gökyüzü var artık, ne de bakışlarım düştügünde yere yakalayabilecegim sessiz bir gölge...Yalnız ve çaresiz hissediyorum kendimi. Korkularımla yüzleşmenin vakti geldi... Yalan bir dünya kalmadı artık içimde saklayacagım... Sahte sözler ve gülümseyişler soldu... Rüyam kabusa dönüşürken bedenimde sonsuz bir titremeyle uyandım gerçeklige... Katlanılamayacak kadar derin bir acı... Uyandım birden bire vücudum sırılsıklam ter içinde... Sonsuz doyuma ulaşmış gibi hissediyorum kendimi... Kalkıp yüzümü yıkıyorum ve görebiliyorum pembe degil artık dünyam, düşlerim pembe degil... Bu dünya çok gerçek ve bu dünya çok karanlık... Tadına vardım gerçegin ve mutluyum bu mutsuzlukla... Yalana doydum ve susadım gerçek dünyaya... Mutluyum ben burada. Mutluyum bu gerçek dünyada. Bundan böyle hayatımda yalana yer yok... Özgürüm bundan böyle... (CnR)

*Sevilmeyi Unuttturan Adam*


   Birine aşık oldum. Tek istedigim beni biraz olsun sevmesiydi. Durmaksızın bir başkasına olan aşkını anlatırdı bana. Içim yanardı... Kalbim acırdı... Ben seni severdim oysaki. Herşeyi yapmaya hazırdım senin için. Istedigin keşke sadece canım olsaydı. Öyle olsaydı hiç düşünmeden verirdim canımı senin için. Sen teselli istedin. Umutsuz aşkının ateşinden seni koruyabilecek sözler duymaktı tüm istegin.

   Öyle birden bire degil... Öyle aniden degil... Usul usul sevdim seni... Aklımla kalbimin bir türlü birleşemedikleri o noktada sevdim...

  Içimi acıtırdı sevdam... Durmaksızın konuşurdum unutmak için acıları. Inatla kapardım gözlerimi, acıyla kalbime kazıdıgın varlıgına kapardım. Açtıgımda gözlerimin önünden ne yapsam silinmeyen yüzünle karşılaşırdım. Biliyordum, ne zaman sana baksam kader benim için imkansızlıgını beslerdi yüzünde...Yine de bir türlü doymadan izlerdim seni. Senin var olman sadece bir kitap yazdırdı boş kalan ellerime. Kalbimin elleri yumuşacık bekledi seni...

   Biliyorum bir gün sonsuza kadar silecegim seni. Yine de çıkıp kalabalık yollarda haykırırım... Imkansızımsın... Seviyorum seni...

   Keşke bu kadar zor olmasaydı sevdan...

   Şimdi kendime bakıyorum, kalbime, düşünüyorum da; acı çekmek için sevmişim seni... Sonsuza kadar kalbimde yaşatabilmek için. Öyle büyük ki içimdeki bu his; sen bile yaralayamazsın, yıkamazsın, parçalayamazsın içimdeki yerini... Sen bile mahvedemezsin... Yersiz kızgınlıklarım, isyan cümlelerim yersiz. Artık ben bile tarif edemiyorum içimdeki sevgiyi. Artık ben bile anlayamıyorum. Herşeyimi paylaştıgım adam... Sevilmeye dair bir tek umudum olsaydı beki de böyle derin sevemezdim seni... Dokuz yılını verdigin o kız kadar umudum olsaydı...Onun bile adını kirletir diye sevgim utanıyorum kendimden. Gurursuzca, şerefsizce, düşüncesizce ve öyle birden bire degil... Herşeyi bile bile, usul usul sevdim seni...

   Biliyorum gün gelecek ve silinecek yüzün gözlerimden... Kalbim senden sonra biraz daha hissizleşecek... Tıpkı senin gibi... “Ondan başkasıyla olamam.” diyerek kendini umutsuzlugun kollarına bıraktıgın gibi; bırakacagım bedenimi umutsuzlugumun kollarına öyle bir anda...Sevilmeyi unuttugum için... Sana olan aşkımı saklayamadıgım ve içimdeki bu aşka bile layık olamadıgım için... Umutsuzluga bırakacagım kendimi sonsuza dek... Belki şuan tıpkı benim seni sevdigim gibi; beni sevenlere anlatacagım seni ve geçirdigimiz günleri...Kalplerindeki sızıyı bastırarak dinleyecekler beni... Umutsuz aşkımı birkaç teselli sözüyle avuturken göremeyecegim kalplerinin benim aşkımla nasıl da kavruldugunu... Böyle hsatalıklı bir sevda gibi yayılacak herkese varlıgın... Anlatacagım seni ve umutsuz aşkımı... Sana olan susuzlugumu ve nasıl umutsuz oldugumu anlatacagım... Gülümsememle karışacak birkaç damla gözyaşım... Kalbime çökecek sonunda yoklugundaki varlıgın...Çökecek ki öyle aniden, öyle birden bire degil... Usul usul... Acısını, zehrini yavaş yavaş akıtarak kalbime çökecek sevdan... Senden sonra hayatta kalabilen tek parçam silüetim olacak... Insanların asla anlayamayacakları ve göremeyecekleri silüetim...

   Bu korkunç sonu kalbime aşıladıgın için kızamam bile sana üstelik. Hakkım yok... Çünkü benim sana karşı besledigim aşk...

   Şuursuz, bencilce, utançsız ve lekelenen bir sevda halinde büyüyor günden güne...

  Ben bile utanıyorum sevgimden, ben bile korkuyorum bu sevdanın bana yapabileceklerinden...Sen nasıl utanmayacaksın... Sen  nasıl anlayacaksın ki beni... Ben bile anlayamıyorum kendimi... Bana sevilmeyi ögreten de sen ol isterdim. Tıpkı beklentisiz sevmeyi ögrettigin gibi...

   Bana sevilmeyi unutturan adam... Tüm bunlara ragmen; bilinçsizce, şuursuzca, korkakça, utançsızca ve kendime her günbiraz daha fazla acıyarak seviyorum seni...

   Bana sevilmeyi unutturan adam... Beklentisizce seviyorum seni... (US)

6 Ekim 2011 Perşembe

Nereye Gidiyor Bu Kız

Bir gün gelecek ve ben: "İşte şimdi tam da olmak istediğim yerdeyim." diyebileceğim.


Çizdiğim sınırlar öyle geniş ki
Çizdiğim ben öyle derin
Hayallerim o kadar çok ki
Bunlar için çabam da yok ki
Bir yanda mutlu ben
Bir yanda çaresiz , sevgisiz , ümitsiz.
Bir yanda gülen ben 
Bir yanda boşlukta , hevessiz
Neresindeyim hayatın
Neresindeyim kadınlığın
Neresindeyim bu aşkın
Korkuyorum kendimden
Sebepsizim kendimce
Tepkisizim gidenlere
Çelişkim kendi içimde
Neresindeyim ben aslımın
Çizdiğim yollar öyle düzensiz ki
Bindiğim gemi bile yelkensiz
Hayallerim o kadar zor ki
Bunlar için zaman da yok ki


<Aslı>

*GüzeL-ÇirkiN**SaçmA-SapaN*

        Bu güne kadar hep şu soruyu sordum kendime; neden yeteri kadar güzel değilim? Çünkü biraz daha güzel olursam birçok şeyin farklı olacağına inandırdım hep kendimi. Mesela Jensen'la tanışabilecektim. Aslında tek sebebi buydu güzel olmak istememin. Kim ne derse desin o hayatıma girdiğinden beri tutkularım değişti. Gün geçtikçe artan bu isteği nasıl durduracağımı bile bilmiyorum üstelik. Jensen tutkusu yüzünden erkek arkadaşımla bile kavga ettiğim olmuştur. Sanki o benim hayatımın bir gerçeği gibi. Konu Jensen oldumu kendimi kaybediyorum. Tek konuşmak istediğim onun ne kadar karizmatik olduğu ve dudaklarının onca mesafeye rağmen ne kadar davetkar olduğu.

(Kısa bir hayal molası lütfen.)












Ahh... Ahh...

   Ne  yalan söyleyeyim, geçenlerde gördüğüm bir fotoğraf yüzünden bu konuyla ilgili bakış açımı değiştirmek zorunda kaldım. Hepimizin Sawyer olarak tanıdığı şu yakışıklı adamın koluna takıp gezdirdiği, üstüne üstlük "Bebeğim güzel olur mu, yoksa çirkin mi olur?" diye düşünmeden çocuk sahibi olduğu kadını gördüğüm an yıkıldım. Artık neden bu kadar güzelim diye ağlıyorum... Birde kız onu sallamadı diye aşık olmuş. Ee ben sık sık yakışıklı ve ünlü birileriyle karşılaşıyorum. (En son şakşuka'yla karşılaştım ama kendisini hiç görmemiş olmayı tercih ettiğimden bu konuya dahil olmadığını belirtmek istiyorum.) Üstelik karizmam sarsılmasın ya da herkes bana bakıyor diye düşünüp kimse şımarmasın diye onlardan tarafa bile bakmıyorum. Niye kimse bana aşık olmuyor arkadaşım ya. Çok mu güzelim? Yoksa çok mu çirkinim? En kötüsü de tam arada mıyım acaba? Off offf sorularıma cevap bulamıyorum ve her Supernatural  izlediğimde rüyalarımda Jensen'la sevgili olduğumu görüyorum. Hatta burada anlatmak istemediğim binlerce şey. 
          Yeter artık bu işkence bitmeli.

5 Ekim 2011 Çarşamba

Güler Misin?Ağlar Mısın?

   Artık pes diyorum. Tüm garip insanlar beni buluyor sanırım. Sabahtan beri sürekli şoka girmekten kendimi alıkoyamadım. Tamam hepsini baştan anlatmalıyım. Sabah kalktığımda bugün kendimi işe gitmek için pek hazır hissetmediğimi fark ettim. Zaten insan buna kendini neden hazır hissetsin ki. Ama kötü bir gün olacağı daha en başından belliydi. Önce ne giysem diye düşünürken dolabın önünde dakikalar harcadıktan sonra olmadık bir şeyler geçirdim üstüme. Pantolonumun paçasındaki neden ve nasıl olduğunu anlamadığım beyaz beyaz noktacıkları ne yazık ki evden çıktıktan sonra fark ettim. Büyük olasılıkla bir temizlik faciası yaşamış olmalıyım. Bu detaya takılarak zaten kötü başlamış olan günümü daha beter hale getirmemek için kendime söz verdim ve yola devam ettim. Yolda yürürken karşıdan gelen bir kız, bu günün tüm kötülüğünün üzerine görmek istediğim son şey olabilirdi. Tamam giyim makyaj bunların uzmanı değilim. Yani aslında uzman olmaya bir ayak mesafesi kadar yakınım diyebilirim. Terazi kadını olmanın bazı avantajları var tabii. En başta modaya daha düşkün oluyor insan :) Neyse bir şeyi çok iyi bildiğimi söylemesem de bu kadının tam bir facia olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim. Üzerine bir hırka giymiş, kumaşından modeline kadar her yanından zevksizlik aksa da bunların hepsinden daha kötü olan bir yanı vardı bu hırkanın. "RENGİ" Ya asla bu renk kıyafet giymedim demem ama, ben bu renk kıyafetleri asla bu şekilde kombine etmem. Şu kadarını söylemeliyim hırkanın beden kısmı cırt bir mor renginde kolları ise fuşya rengindeydi. Yani uzaktan çook uzaktan hatta oturduğunuz yerden bile ben buradayım diyordu resmen. Ama en kötüsü tüm bu detaylar yetmezmiş gibi bu kız bu hırkanın üzerine KIRMIZI hatta KIPKIRMIZI bir ruj sürmüştü. Yani bu kadar berbat bir seçim olamaz resmen kız ben buradayım demek istiyormuş. Oysaki neden kendini bu denli deşifre ettiğini hiç anlamadım.Hayır deşifre edilecek bir yanı olsa neyse. Zaten insan ona ancak bir kez bakabilirdi. Bazen tüm bu gördüklerimden sonra kadın olmak çok utanç verici bir durum olabiliyor. 
   Şimdi gelelim esas olaya tüm bunları unutamayacağımı bilerek ofise geldim. Kendimi motive etme çabasının üst sınırındaydım. İş arkadaşlarımdan biriyle çarpık ilişkiler hakkında saçma bir tartışmaya girdim. Son zamanlarda başkalarının ilişkileriyle kafayı bozmuş durumdayım. "Şimdiki gençler nereye doğru gidiyor böyle" moduna sabah sabah girmemek daha uygun olurdu ama bombanın fitili çekilmişti artık. Muhabbet ikili ilişkiler konusuna geldi mi benden daha uzmanı yok. Ben öyle uzaktan her şeyi çok iyi kontrol edebilirim. Hemen ne doğru ne yanlış söyleyebilirim. Belki tüm bunların sebebi davulun sesinin uzaktan insana hoş gelmesinden kaynaklanabilir. Ama ben yine de bu konuda sürekli bir fikir sahibi olacağım. Her tartışmada bir sevgilin olsun da o zaman görelim seni diyen kendi tabirimle " - kafalı " eksi kafalı insanlardan çok sıkıldım. Bu yüzden ilk ilişkimi tüm bu savunduğum düşüncelerin deneyi olarak heba edeceğime yüzde yüz emin gibiyim. Durum şu ben ikili ilişkilerin insanların hayatını kaplamasının ve kişiye başlı başına bir birey olduğunu unutturma-sının çok yanlış  olduğunu düşünüyorum. Birini sevmek o yanında yokken bile birlikte adım attığını düşünmek gibidir diyebilirsiniz. (Bu sözü de şuan uydurdum) Bende buna katılıyorum evet ne güzel her an varmış gibi bir duygu ama sonuçta o adımı atan sizsiniz ve emin olun o adımı attığınızdan haberi bile yok. Ben her kişinin birazcık özgürlüğe ihtiyacı olduğunu düşünüyorum. Biz tam bunları tartışırken aklıma nefis bir örnek geldi ve hemen atıldım. Bizim şirkette bir tane eleman var ben hayatımda erkek gibi erkek olup da (yani gay olmadığı halde) bu kadar yalaka olan bir erkek daha görmedim. Ama yani bir insan ancak bu kadar sevgilisinin dibinde olabilir. Zaten beraber kaldıklarını söylediğinde benim tepkim direk şu olmuştu.
  - Biz kız arkadaşımla beraber yaşıyoruz biliyor musun?
  - Neden ? Sokakta falan mı kaldı?
Bana göre bir erkek arkadaşla evli bile olmadan önce beraber kalmaktaki tek sebep ihtiyaç durumudur. Yani bir derdin olabilir. Ne bilim geçici bir süre için onunla kalman gerekebilir. (Bu süre tabii ki çok uzamamalı. Yani bir yıl geçici süre kavramının içinde kesinlikle değil bana göre.) Bunun dışında birlikte kalmak bana biraz saçma geliyor açıkçası. Ben bu düşüncelerimi iş arkadaşımın kendisine de söylemiştim zaten ama bugün konusu açılmışken diğer arkadaşıma da onun üzerinden örnek vererek bence olması gerekeni anlattım. Tabii beni anladı aslında olması gerekenin bu olduğunu da kabul etti ama hepsi bu kadar. Kendi hayatına bu fikirleri uygulamayarak neleri kaybettiğinin farkında değildi. Bu bir savaş değil tabii ki ama yine de anlamasını istiyorum karşımdakilerin ne demek istediğimi. Neyse biz tartışmayı sonlandırdık ve yerlerimize oturduk. Bu sırada o geldi. Hani şu sevgilisi ile birlikte yaşayan. Biraz solgun göründüğünü söyleyebilirim. Her zaman tam motive ofise giren ona buna şaka yapan laf sokan adam gitmiş kara kara düşünen ve sonucu olmayan düşüncelerden kurtulmanın bir yolunu bulamadığı için günaydın demeyi bile unutan bir adam haline gelmişti. Sorunun ne olduğunu bilmediğimiz için onu kendi haline bırakmaya karar verdik. Bilgisayarını açtı sanırım biraz bir şeylere bakındı ve daha sonra dün akşam ki maçın özetini izlemeye başladı. Tabi ben her ne kadar bu maç işlerinden pek anlamasam da biraz önce tartışma içinde olduğum adam anladı maç izlediğini ve heyecanla kalkıp yanına gitti.
  -Ee oğlum bu dün akşam ki maç değil mi?
  -Evet o. (Yüzü hala düşük)
  -Bende başka bişi açtın sandım. Süper maçtı dimi?
  -Öyle miydi?
  -Evet abi izlemedin mi?
  -Yok oğlum benim manitanın dizisi varmış onu izledik.
İkimizde o an koptuk. Bu tutumumuz üzerine muhtemelen bize çok kızmıştır. Ama ben haklıydım ve aslında sabahtan beri anlatmak istediğim şey de buydu. 
Bizim çocuğun hali içler acısı artık yakında örgü örmeye de başlar diye düşünüyoruz. Büyük olasılıkla akşam maçı düşünürken gözüne uyku da girmemiştir. Bu hali ve suratsızlığı da tamamen ondan... EE bu adamın bugün çalışması ve pozitif olması gerekiyor ki satış yapabilsin... Artık bu olanları değiştiremeyeceğine göre bugün ki satışlara elveda ve bu ay alacağı prime good bye demek zorunda. Ne yazık... 

2 Ağustos 2011 Salı

AkıL HasTanEsi

    Ellerini gökyüzüne açtı... Minik avuçlarında birkaç damla gözyaşı... Karıştılar yağmurla, birbirlerine yakıştılar... Bir dua mıydı dudaklarından dökülen yoksa kendi kendine konuşuyor muydu yağmurla? Kimse anlamayacaktı. Sessiz kelimelerine kapattı dudaklarını ve birkaç damla daha gözyaşı aktı... Ayarı kaçtı nicedir bulutlarının. Bir kabardı mı gökyüzü dinmek bilmezdi yağmur. Yağmaya bir başladı mı yağmur, ıslanırdı gözleri. Neden ağlardı yağmurda hiç anlatmazdı. Sessizce gökyüzüne çevirdi ıslak gözlerini. Bakışında umut vardı... Bakışında umutsuzluk... Yağmurla gelecek bir haber miydi beklediği ellerini açıp, yoksa acılarını yıkayıp alsın diye mi gezerdi yağmurda? Gözlerini kapattı gökyüzüne... Alnına çarpan gerçeklikle yıkanıyordu yüzü, dudakları ve göz kapakları... Ellerini yukarı uzanabildiği en yüksek yere uzattı. Birazcık aralanınca dudakları, gözlerinden akan yaşlar toprağa düşünce hızlıca, haykırdı bulutlu havaya "Al artık, al beni." Neydi anlatmak istediği, kime seslenmişti? Üstünde beyaz bir önlük, teni solgun ve soğuk. Üşümüştü bedeni titriyordu... Tanrıya mı seslenmişti, yani ölmek mi istiyordu bu güzel gözlü kız. Yoksa çok uzaklardan onu alması için birini mi çağırıyordu? Beklediği biri mi vardı gelmeyen? Belki ailesine ya da sevdiği bir yüreğe seslenmişti... Kim bilir neydi anlatmak istediği. Kimse anlamayacaktı... Nereye gitmek istiyordu kim bilir... Hiç konuşmaz, hiç anlatmazdı... Yüzüne bir anda yerleşen gülümsemede tarifsiz bir umut vardı. Gözleri kocaman açılmış gökyüzüne, dudakları yanaklarına doğru uzanmış, elleri hasretle göğsüne kapanmıştı. Tüm umutsuzluklar, tüm acılar yağmurla yıkanmış, belli ki bekleyişler yarınlara atılmıştı... Yaşadığı anlık mutlulukların sebebi neydi kim bilir? Bir anda ne değişmişti ki? Ellerini göğsünden kopardı ve sildi yanaklarından süzülen gözyaşlarını... Başını umutla aşağıya indirdi, Karşıya baktı, sonra toprağa ve etrafında dönmeye başladı... Neşeli çocuklar gibi kendi etrafında dönüyor ve durmadan gülüyordu... Gülerken de bir toprağa bir havaya teşekkür ediyordu. Anlayamıyordum. Kimsenin anlamasına da izin vermiyordu. Daha on beşinde gencecik ve tertemiz bir kızdı. Ne zaman yağmur yağsa dışarı çıkar ve gökyüzüne ellerini açıp sessizce bir şeyler mırıldanırdı... Bugün neden bir anda gülmeye başlamıştı... Ben tüm bunları 405 nolu odanın camından izlerken ve onu anlamaya çalışırken, acaba o benim farkımda mıydı. Sonra durdu bir anda... Durdu yağmur... Durdu dönmesi... Dudakları son kez mutlulukla aralanırken közleri sımsıkı kapandı... Kolları gökyüzünden yere doğru hızla düşerken gencecik bedeni solan bir yaprak gibi toprağına uzandı... Anlamıştım... Ölümdü beklediği bu akıl hastanesinde ve bugün kurtuluşuna uyanmıştı....